Survivor çekimlerinden dolayı popüler olan Dominiık Cumhuriyeti'ne 2004 yılında gitmiştim. Dominik Cumhuriyeti, Atlas Okyanusuyla Karahip Denizinin orta yerindeki bir adada yerleşik iki ülkeden biridir. Komşusu Haiti'ye gitmedim ama Dominik kadar güzel ve çekici bir doğa yapısına sahip olduğunu duydum.
Karahiplerin maviliği, yer yer açık yeşilden, türkuaza ve laciverte dönüşmesi tam anlamıyla göz kamaştırıcı ve nefes kesicidir. Bu huzur dolu manzara, ülkeye ayak atar atmaz yerini yoksulluğa bırakırken insanın içinde kıpırdayan o hoş duygular, yerini belli belirsiz bir karamsarlığa bırakır. Ancak kuş sütünün eksik olmadığı mega-otellerden birine yerleşince, dışarıdaki düşkünlük unutulur mükemmel doğayla tekrar bütünleşilir! Dominik Cumhuriyetinde hemen her otel tam pansiyon hizmet verir; her öğünde envaiçeşit yemek, aralarda bedava içecekler ve abur cubur, animasyonla gün boyu eğlence hizmeti veren yabancı mega-oteller her köşe başını tutmuştur. Dışarıda halkın yoksulluğu ile otellerde sebil gibi sunulan yiyecekler tam bir tezat oluşturuken, fazla kafa karıştırmamak için günlük eğlencelere, turlara ve mavi suyun koynuna balıklama atlanır!
Ülkenin başkenti Santa Domingo 3 milyon civarında nüfus barındırır. Şehirde Latin kültürü, tarih ve yeni yapılanma iç içedir. Halk sıcağın verdiği uyuşukluğu yansıtırcasına yavaş, sessiz ve neredeyse hayat hevesi tükenmiş gibi görünür. Şehrin en belirgin özelliği çok katlı apartmanlardır. Apartmanların çoğu bakımsız ve yıkık dökük görünür. Kimilerinin girişinde bakımsız küçük marketler ve gün boyu dışarıda oturan esnaf vardır. Yüzlerde sıcaklığın verdiği yorugunluk, hareketlerde yavaşlık hakimdir.
Santa Domingo, geçirdiği tarihsel evreler göz önünde bulundurulduğunda aslında çok sevimli bir şehirdir. Tarih boyunca korsan saldırılarından göz açamamış, bir dönem köleler tarafından yönetilmiş, adını bir diktatörden almış ve hepsinde önemlisi Avrupalıların istila ettiği(!) ilk Güney Amerika şehri olmakla övünen bir yerleşim merkezidir.
Şehrin en eski kısmında Catedral Santa Maria La Menor bulunur. Bu katedral, Catedral Primada de America (ilk Amerikan Katedrali) olarak da bilinir çünkü gerçekten Avrupalıların Amerika kıtasında inşa ettiği ilk katedraldir. Koloni devrine ait bu eski yapı Dominiklilerin övünç kaynağıdır çünkü UNESCO tarafından tarihi sit alanı ilan edilmiştir. Katedralin etrafındaki sokaklar yassı yuvarlak kaldırım taşlarıyla örülmüş, hala koloni görüntüsü sergileyen küçük sokaklardır ve şehrin bu kısmını oldukça cazip kılar. Katedrale yürüme mesafesinde restoranlar, marketler, yerel sanatçıların ürünlerinin satıldığı kaldırımlar ve köylü pazarı şehrin en belirgin özellikleridir. Büyük çoğunluğu melez olan şehir halkı hep yavaş ve sessizdir, pek gülümsemese de kibardır.
Şehirde trafik karışık ve kalabalıktır. Arabalar öyle eski görünür ki kimilerinin yangından çıkmış olabileceği düşünülebilir.
Şehirden birkaç dakika uzaklaşınca kırsal görüntü belirginleşir. Kenarda köşede yıkılacakmış gibi duran baraka evlerin önünde kaykılmış uzanan ya da hareketsiz oturmuş bakan insanlar görünür. Eski bir taksinin 4 camı birden açık, rüzgar, toz ve toprak içinde kırsal bölgede ilerlerken gözüme çarpan şeylerden en belirgini evlerin önündeki insanlardı. Bakışlarındaki 'sabit çaresizliğin' yoğun sıcaktan olduğunu düşünmek istiyorum!
Kırsal kesimde, göz alabildiğine şeker kamışı tarlaları hakimdir. Tütün ve kahve tarlaları estetik açıdan çok güzel görünse de bunun farkına varanlar genelde turistlerdir. Çoğu tarımcılıktan para kazanan halkın yetiştirdiği diğer ürünler arasında taze meyve ve sebze gelir. Kırsalda ilerledikçe çoğunlukla ve yoğunlukla görülen meyvelerden biri kavundur. Ülke şeker kamışı, tütün, kahve ve taze meyve ihraç eder.
Halk turist görmeye alışkındır. Cruise gemileriyle gelen binlerce turist neredeyse haftanın her günü şehri, plajları ve alışveriş yerlerini arı kovanına çevirir.
Turistlerin en çok rağbet ettiği aktivite, yunuslarla oynamak için botlarla açılmaktır. Yunuslar, akın akın gelen turiste öyle alışmışlar ki adeta yollarını bekler olmuşlar. Şnorkelle yüzmek ve mercan adalarını izlemek de oldukça yaygındır. Yalnız bu aktivitelere önceden randevu yapmak gereklidir çünkü gün içinde belirli saatler dışında ziyarete izin verilmez.
Fakir ve bilinçsiz halk, botlarla korsan taşımacılık yaparak, ziyaret saatleri dışında turistlerin yunuslarla oynamalarına ve şnorkelle yüzmelerine izin veriyorlar. Dünyanın her yerinde mercan adaları tükenmekte, ama Dominikli yerel halk kısa vadede ceplerini doldururken aslında doğaya ve özellikle mercan adalarına çok zarar verdiklerinin bilincinde görünmüyorlar.
Fakir halkın turistlere sunduğu bir başka seçenek de at sırtında kahve tarlalarının olduğu yüksek yerlere gezidir. Ancak halk gibi atlar da aç, yorgun ve düşkündür! Her ne kadar uyuz görünseler de, sıcakta neredeyse sıçrayan yılanları görünce dört nala koşmayı beceriyorlar!
Dominik'te susuzluk, ormanların yok oluşu, mercan adalarının tahribi ve erezyonla toprak kaybı en belirgin çevresel sorunlardır. Halk sağlığı sorunları arasında çocuk ölümleri (0-4), zührevi hastalıklar ve tüberküloz can sıkıcı boyuttadır.
Domimik Cumhuriyeti şimdiye kadar ziyaret ettiğim Latin ülkelerin en yoksullarınan biriydi. Ama henüz Haiti'ye gitmedim, oradan sonra fikrimin değişeceğinden eminim.
