“Bir insanın ülkesini sevmesi takdir edilecek bir şey . Ama sevgi neden sınırda bitmek zorunda?” Çello ustası Pablo Casals’ın bu sorusuna sizin yanıtınız ne olur bilemem. Ancak, ben, “ben” duygusundan öte bir şey bulamıyorum.
Tepeden tırnağa hodgamlığın fışkırdığı “ben” duygusu. En doğal sevgileri bile “sevmek , değer vermek, yüceltmek lazım “ gibi sihirli sözcüklerle aşağı çeken bir bencillik.
Kendinde var olanı sözde ulularken, yere göre sığdıramazken hemen aynı paydalarla “elde edilen” 1 cm ötedeki topraktan nefret etmek, o toprakları sevenleri aşağılamak ancak “ırkçılık” denilen deli saçması bir fikrin ürünü olabilir.
Bu fikrin savunucuları, başlarını ellerinin arasına koyup bir saniyeliğine komşu toprakta olduklarını hayal edebilseler (edemezler) anında kendi yaşadıkları yerden nefret ederler. Çünkü, artık orada kendileri yoktur.
Sorsanız, onlara “kardeş, vatanı çok seviyorum bundan sonra ne yapmam lazım” diye tek bir somut önerileri dahi sunamazlar.
Hal böyleyken, bu düşünce tarzı her geçen gün başka bir alanda kendini ortaya çıkıyor, ya da bencil insan da kendini bulabiliyor. Bunlardan biri de “mesleki ırkçılık” denilebilir. Yaşanan, muhtelif sıkıntılarda “ bakın gördünüz mü ne zor şartlarda çalışıyoruz” çığlıkları atılmaya başlıyor. “Şartların iyileştirilmesi lazım”, “fiziksel koşullar iyi değil, teknolojik açıdan donatılmalı”, gibi yuvarlak cümleler. Denilen yapılsa duyacağınız cümle: “Ne yapalım kardeşim biz bunları, bizim maaşımızda iyileştirme olmalı.”
Gelinen nokta yine “ben”. Kendini üstün görme, kendi ihtiyaçlarının diğer kimselerden haliyle daha çok olacağına inanmak. En temelde de bu beklentiyle yetişiyor. Ta çocuklukta çok kazanacağı, rahatının iyi olacağı meslekler diye bir sınır çizilmiştir onun için. Bu ideallerle yola çıkan bir bireyden “tamam biz kazanıyoruz, biraz da şu meslek grubu kazansın denilmesini beklemek hayal olur.
Gördüğümüz de zaten değil mi? Herkes kendi için, konuşur, kendi için yürür. Hatta, kendi haklarını ararken başka meslekleri de aşağılar. Mesela, “koca öğretmen maaşı bir hademe maaşıyla denk tutuluyor der öğretmen. ” Doktorlara sorsanız pastadaki en büyük pay onların olmalı, çünkü en çok çalışan kendileri. Peki, öğretmen ömründe o adamcağızın –hademe- yaşadığı duyguyu yaşamış mıdır? Peki ya doktorlar, bir duvar ustasının, bir inşaat işçisinin ne çektiğini bilebilir mi? Peki, öğretmen hademenin yaptığını, doktor duvar ustasının yaptığını yapabilir mi?
Maalesef, zaten sağlıklı olmayan bu duygular bir de anketlerle iyice körükleniyor. Artık, bir anketin sorusu şu olabiliyor: “Doktorların en çok anlaşamadığı meslek grubu”. Tabii, doktorlarımızda önüne şıklı gelen bu ankete nezaketen yanıt veriyor.
İnanıyorum ki , tıpkı vatanseverlik noktasında samimi olmayan kimselerin öncülük yaptığı gibi, mesleki boyutta da işini iyi yapmayan, hizmet etmekten ziyade rahat etme ve para kazanma hırsı ile o mesleği seçen kimseler çığırtkanlık yapıyor. Çoğunluğun iyi olduğuna inandığım kimseler de buna alet olabiliyor.
Zaten değerli olan mesleklerimize “gereksiz” vurgular yaparak kimseyi mutlu edemeyiz. Kimsenin mutlu olmadığı da ortada. Çocuklarımıza sağlıklı, bir gelecek bırakmak istiyorsak bu ”mesleki ırkçılıktan” vazgeçmeliyiz.
Babayiğitlik, sadece kendi vatanını, mesleğini, kendini sevmek de değil.
CEVİZ ÇIRPICISI
Elazığ’ın bir köyünde çocuklar babalarının meslekler ile övünürler. Biri, benim babam subay, şöyle güçlü, böyle cesur der. Diğeri, benim babam doktor, şu kadar insanı iyileştiriyor der. Başka, biri benim babam öğretmen, insan yetiştiriyor der. Hakim, mühendis muhabbet devam ederken, bir çocuk dayanamaz, “oğlum, hanginizin babası benim babamın çırptığı cevizleri çırpabilir” der.
