Naif KARABATAK


Şafak Operasyonu ve Haberal’ın Vurgunu

Şafak Operasyonu ve Haberal’ın Vurgunu


Yaşlı adam eczaneye girerek elindeki reçeteyi eczacı kalfasına uzatmış; “Evladım şu ilaçları ver bakalım” demiş ve beklemiş. Kalfa reçeteyi alarak ilaçları raflardan indirmiş, barkodunu okutarak kaydetmek için bilgisayarın başına geçmiş. Yeni sistemde, kullanım şekline göre bitmemiş ilaç, SGK tarafından onaylanmıyor. Yaşlı amcanın da bir ilacı onaylanmamış.
 
-Amca bu ilacın onaylanmadı…
 
-Neden?
 
-Elinde varmış…
 
-Yok, oğlum bak elim bomboş.
 
-Öyle değil amca evde varmış.
 
-Kim söyledi?
 
-Bak bilgisayar biliyor…
 
-Bu makine mi biliyor?
 
-Hükümet biliyor amca, evinde ilacın kaldığını kontrol ediyor.
 
- Şimdi bu hükümet benim evi mi kontrol ediyor. İlacımın kaç tane kalıp kalmadığına mı bakıyor?
 
-Evet, amcacığım, maalesef bu ilacı veremeyeceğim.
 
-Peki, o hükümet, evdeki ilacı görüyor da, evde peynirin bittiğini bilmiyor mu, zeytinin olmadığından haberi yok mu, eve hiç et girmediğini de mi görmemiş. Cebimde beş kuruş kalmadığından da mı haberi yok?
 
-Amcacığım hükümet ilaçları kontrol ediyor…
 
-Yani işine geleni görüyor, gelmeyeni görmüyor…
 
***
 
Bu yaşanmış olayı sevgili dostum Tekin Şahin anlatmıştı. Aslında birilerinin istediğini gördüğünü, istemediğini ise görmediğini yaşayarak biliyoruz. Bu bazen hükümet oluyor, bazen yargı, bazen polis, bazen asker, bazen belediye, bazen de diğer kurumlar. Kısaca herkes işine geleni görüyor, işine gelmeyeni ise kulak ardı ediyor. Veya işine geldiğine basıyor cezayı, işine gelmediğini ise adeta ödüllendiriyor.
 
***
 
Gelelim bugünkü yazımıza…
 
Profesör Doktor Mehmet Haberal, Başkent Üniversitesi ve meşhur Başkent Hastanesi’nin sahibi. O aynı zamanda Ergenekon sanığı. Davanın tutuklu sanıklardan olmasına rağmen de 21 aydır “hasta(!)” olduğundan “yoğun bakım(!)” ünitesi olarak adlandırılan lüks bir odada kalıyordu, şimdi başka bir hastaneye nakledildi…
 
Gariban vatandaş, haksızlığa uğramış da olsa, hasbelkader bir suç işlemiş de olsa cezaevinde gökyüzüne hasret yaşıyor.
 
Haberal, üniversitesi, hastanesi ve şirketleri olduğu halde “kıt kanaat(!)” geçinen birisi. Mahkemede “maaşın ne kadar?” sorusuna “on bin lira” diye cevap vermiş…
 
Savcılık bu yalanı yutmamış, araştırmış…
 
Bu maaşla geçinilmez tabii. Asgari ücret bile bu paradan fazla olmalı(!)
 
Meğer Haberal sadece Başkent Üniversitesinden aylık 60 bin liracık alıyormuş…
 
Ne ki, bu da yetmez…
 
Grup yöneticisi olduğu şirketlerden 30 bin liracık maaşı da cebe indiriyormuş…
 
Suç değil ya adamın malı mülkü var, kira gelirlerinden de 22 bin liracık olmak üzere her ay hesabına giren para tam tamına 112 bin liracıkmış…
 
Buna yetinmemiş, bu kadarla doymamış. Vakıf Üniversiteleri yönetmeliğine göre üniversiteyi kuran Haberal veya diğer şahıslara üniversite üzerinden kaynak aktarılması da yasak ticaret yapması da…
 
Buna rağmen de Başkent Üniversitesi'nde kurulan birçok şirketin sahibi ve yöneticisi olan Haberal, bir şirketler aracılığıyla hiçbir ihale olmaksızın Başkent Üniversitesi'nin ihtiyaçlarını kendi şirketleri üzerinden karşılıyormuş…
 
İddia böyle. Haberal ayrıca üniversiteye devletçe tahsis edilen arazilerde de bu şirketlere faaliyette bulunması için yer açmış. Sadece Kalif İnşaat’a 2,5 milyon TL ödemiş. Başkent Radyo Televizyonu için üniversite kaynaklarından 22 milyon lira aktarmış…
 
Miktarları gördünüz mü; 2.5 milyon liracık ve 22 milyon liracık…
 
Haberal’ın aylık geliri olan 112 milyoncuk bütün bunların dışında, yani çerez parası…
 
Bu milyonlar eski parayla trilyon demek…
 
Yani neredeyse bir kalemde uçurulduğu iddia edilenler o kadar…
 
Daha öncesiyle ilgili bir bilgi aktarılmamış…
 
Haberal, üniversiteyi babasının çiftliği gibi kullanmakla kalmamış, yasaları hiçe sayarak bütün alımları da “al gülüm ver gülüm”e bile gerek duymadan kendi kendisinden almış…
 
Merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in yolu Başkent Hastanesi’ne düştüğünde neredeyse oradan canlı çıkmayacaktı. Son anda eşi Rahşan Ecevit fark edince apar topar devlet hastanesine kaldırılan Merhum Ecevit, “tedavi edilirken ölmekten” kurtulmuştu…
 
Ergenekon iddianamesindeki suçlamalar da bütün bunların dışında…
 
***
 
Bütün bunları alt alta toplayıp, Adıyaman’da kargaların henüz kahvaltı etmediği bir zaman diliminde önemli bir kurumumuza yapılan “Şafak Operasyonu”na göz atmak aklıma geldi…
 
11 bin 500 liraya çiçek almışlar, ihalede bir ibare yanlış yazılmış, ya bilgi eksikliğinden ya da iş yoğunluğundan birkaç iş yanlış olmuş…
 
Menfaat temini değil, işlem yanlışlığı…
 
Bu ve buna benzer iddialar…
 
Buna rağmen de Mehmet Haberal’ın, milyonlarca liralık yolsuzluğuna rağmen kimsenin aklına “şafak” baskını yapmak gelmemiş. Ergenekon sanığı olunca diğer kirli çamaşırları da ortaya dökülüvermiş. Mahkemeye yalan beyanda bulunarak, maaşını eksik göstermiş ama nasılsa hastanedeki odasından cezaevine doğru bir yol bulunamamış…
 
Adıyaman’da ise bir kurumun çevresini güzelleştirme adına aldıkları çiçek tohumları veya bir ibarenin yanlış yazılması sorumlularının soluğu cezaevinde almalarına sebep olmuş…
 
Hukuk her kentte farklı işliyor. Onlarca polisin saldırısına uğrayan, düğünü basılan kişi olarak ben de “hayatımda gördüğüm en saygısız, en kaba, en ilkel” polislerden dolayı mağdur olduğum halde “polistir, özgürce mağdur eder” diye düşünen ve hukuktan hiç ama hiç anlamayan birisi tarafından mahkûm edildim…
 
Çok ilginç bir ülkede yaşıyoruz.  İsterseniz yazının başına aldığım fıkrayı bir kez daha okuyun…
 
Belki o zaman Mehmet Haberal’ı Adıyaman Üniversitesi’ne rektör olarak atarız, olur biter…
 
Naif Karabatak