Süleyman AKDOĞAN


TV 4

TV 4


 

“Her gün korkak yaşamaktansa bir gün cesur ölmeyi tercih ederim.” Bu sözü, torunlarıyla konuşurken dilinden hiç düşürmeyen Reşit dede, askere duyulan korkunun azalmaya başladığı sıralarda köye gelen bir uzman çavuş tarafından fena korkutulur. Darbe döneminin etkilerinden sonra halkla kaynaşma maksatlı mıdır bilinmez, dedeye selamun aleyküm diye selam veren uzman çavuş selamına beklediği yanıtı alamayınca, dedeye selam böyle mi alınır diye sitem eder. Asker korkusu henüz sönmeyen dede, eve gider ve yorganının altına girer ve kara düşüncelere dalar, korkudan tir tir titrer. Tabii, torunlarının hemen hiç biri bu durumdan haberdar değildir, onlar dedelerini hep cesur bilirler. Reşit dede, şu TV’deki asker görüntüsünden kaçan çocuğun da dedesidir. TV köylülerin dünyasına yeni korkular getirir.

Bu korkulardan biri haberleri kaçırma korkusu. Ahmet dede bugünleri hiç göremeden ebedi hayatına ulaşır. “Lafı dine, lafı dine” diye sohbetiyle etrafını şenlendiren Yusuf dayı, bu sefer TV karşısında haberleri heyecanla takip eder, hafif bir gürültüde “dur, dur” demekten başka bir şey demez, ne kendi konuşur, ne de başkalarını konuşturur. Fakı Mehmet dede ile Durdu Mehmet amca artık yalan sohbetleri için buluşmaz. Bir araya geldiklerinde, yaptıkları şey yalnızca TV seyretmek ve kuru, yavan bir iki söz konuşmak olur. Yalnız kaldıklarında yine TV izler, öyle bağımlı hale gelirler ki TV açık halde uyurlar. Yoksa uykuları gelmez.


Haberlerde duyulan şiddet, cinayet, taciz, çocuk kaçırma, kapkaç, hırsızlık gibi olaylar köyde güven korkusu oluşturmaya başlar. Gece gündüz demeden hayvanların peşinde korkusuzca çalışan, okula gitmek için kilometreler tepen, kendi oyuncaklarını kendi yapan neslin yerinde yeller esmeye başlar. Herkesi bir korku sarar. Büyükler sanki başka bir yere taşınmış, köylerini hiç bilmiyormuş gibi davranmaya başlar. Zihinlerinde sürekli bir korku. Onların yaşadıkları haliyle çocuklara yansır. Bütün işleri kendileri yapmaya başlar. Çocuklar ise gelecek korkusuyla okullara yollanır. Okusun adam olsun, daha doğrusu devlet memuru olsun denilir.

Okul servisleri çocukları evlerinin önünden alıp okula bırakır. Bu çocukları, kendilerinin servisle giderken zorlandıkları yolu, ana- babalarının her gün yürüdüğüne inandırmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Onlar bırakın 4 km yürümeyi özgürce çıkıp evlerinin önünde oyun oynayamaz hale gelir. Daima ana baba denetiminde. Oyunlar, oyuncaklar hep TV’dekilere ait. Okuyan okur ama okumayan için aslı sıkıntı başlar.

Hanımlarda dizi kaçırma korkusu başta yemek yanması, bağ bahçe işlerinin aksamasına sebep olsa da, ilerleyen yıllarda mutfağa alınan TV’ler bu işe çözüm olur. Ninelerin bereketi kaçar diye namaz kıldıkları mutfaklarda pop şarkılar çalınır, göbekler atılır. Rachel, İsamar, Yalan Rüzgarı, Hayat Ağacı gibi diziler köylü üzerindeki etkisini göstermeye başlar. Dizilerdeki, dedikodu, aldatma, boşanma, özgürlük (!) gibi kavramlar titizlikle işlenir ve sonuçları da alınır.


Bu gün köyde asker korkusu rafa kalkmış. Hatta asker güvenilen tek unsur haline gelmiş durumda. Ancak, TV, haber, dizi, sanat, oyun adı altında öyle bir korku salmaya devam ediyor ki, köylü korkusuz bir gün geçirmiyor, -Reşit dedenin sözünün aksine- her günü korkak yaşamakta.

Şimdi, merak etmeden geçemiyorum acaba o çocuk TV’den mi yoksa askerden mi kaçtı diye.
Yoksa asıl darbeci, iki saf harften oluşan TV mi?

Son